OKUR YAZAR BİR YOLCU

OKUR YAZAR BİR YOLCU:

SEMA GÜLEZ

“YAZI YENİDEN SOSYALLEŞMEME KATKI KOYDU”

Türkiye’deki toplu taşımacılık sektörünün ilklerinden Kamil Koç’un torunu olarak Bursa’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde sosyoloji eğitimini tamamlayıp doğduğu şehre döndü. On yıl boyunca Bursa Kız Lisesi’nde sosyoloji/felsefe/mantık/psikoloji öğretmeni olarak görev yaptıktan sonra istifa ederek, son on dört yıldır ailenin kadınları tarafından yönetilmekte olan oluşumun halkla ilişkiler departmanında işe başladı. Halen Kamil Koç A.Ş. Yönetim Kurulu Üyesi, Ankara Bölge Sorumlusu ve aynı oluşum tarafından çıkarılan Yolculuk dergisinin yazı işleri müdürü. On üç yıldır Ankara’da yaşamakla birlikte bir ayağı her zaman Bursa’da. Bu ayki kitap/kitaplık sohbetimizi Sema Gülez ile yaptık.

Köklü bir ailenin çocuğu olmanın getirdiği yükümlülükler, her türden entrikaya karşın tam gaz yol alınan kazalarla dolu bir sektörde kirlenmeden ayakta durabilme sorumluluğu, yıpratıcı iş temposunun üstesinden gelebilmeyi gerektiren dayanıklı/güçlü donanımla yola devam etme azmi, köşe dönmeciliğin kutsandığı bezdirici sıradanlığa kültür, sanat ve estetikle çeşnilendirilmiş patikalar ekleme iddiası, manevi duyumlarla dengelenen iç yolculukların genişlettiği özel yaşamın yokuşlarındaki mücadele rutini, çocuklu yalnız kadın olarak göğüslenmiş hırçın, katı, acımasız yıllar… Seçici okur Sema Gülez ile işte bu zorlu süreci katlanır kılan temel unsurlardan biri olarak kitapla ilişkisini konuştuk.

İlk okuduğunuz kitaplarla başlayalım. Burada okumaya başladığınız süreci biraz açmanızı rica edeceğiz sizden. Evdeki ortamdan, örneğin sizin için çok belirleyici olmuş olan ikiziniz Sena Kaleli’yle olan kitap ilişkinizden; keza armağan gelen kitaplardan tutun8 da, ilerleyen süreçte ilk gençlik yıllarınıza uzanan okuma ilginizden. Sonra branş olarak sosyolojiyi seçmenizle şekillenen bilinçli okuma programınızdan söz etmenizi diliyoruz.

Babam mimar ve mühendis olmasına rağmen şiirle ilgilenirmiş. Matematik kafasına rağmen onun bu yönde anneme, özellikle yazdığı mektuplarla çok katkısı olmuş. Ne yazık ki, erken kaybetmişiz. Bizim çocukluğumuz ve gençliğimiz yaz ayları dışında çok dışa dönük olmadığımdan ve televizyon evimize ben lise son sınıftayken girdiğinden kitaplar yaşantımızın bir parçası olmak durumundaydı. Tatillerde kitap almak, okumak en büyük zevkti. Kitapla baş başa kalabilmek, kendine bir çeşit özgürlük alanı yaratabilmekti. Kitabın dünyasından çıkmak bazen çok zor oluyordu. Biz klasik bir şekilde yetiştirildiğimizden tatillerde temizlik, bulaşık, konuk ağırlamak gibi sorumluluklarımız; uyku, istirahat saatlerimiz, her şeyin izinle yapılması gibi yükümlülüklerimiz de vardı. İsmet teyzem sürekli bize kitap okurdu. Okuma zevkini kendi çocuklarına pek aşılayamadıysa da ben okumaktan büyük zevk aldığım gibi yazma hevesi de geliştiriyordum. Hep iyi bir yazar olmayı hayal ediyor ve kendimi bu şekilde gerçekleştirebileceğime inanıyordum. Hep yararlı alışkanlıklar geliştirmemiz beklenirdi. Oyun kağıtları filan derhal imha edilirdi. Her şey saatliydi. Rahmetli Dr. Ayten Bozkaya da bize kitap armağan eden isimlerden biriydi. Sena bazen benimle dalga geçerdi, ben de ona; edebi ruhsuz, duygusuz diye bağırırdım. Onun da Türkçesi, komposizyonu iyiydi ama öyle yazma tutkusu filan yoktu. Matematik kafasıyla övünür, babam gibi mimar olacağını söylerdi. Andersen’den masallar, Jules Verne, Dede Korkut hikayeleri, Ömer Seyfettin, Reşat Nuri, Halit Ziya, Kemalettin Tuğcu en çok da ağabeylerimin Tommiks, Teksas, Red Kit, Ten Ten, Karaoğlanlarını bir çırpıda okurduk. Teyzem bunları çok aşağılardı. Liseye başladığımda Edebiyat öğretmenimiz K. Tuğcu’nun kitaplarını eleştirip önce J. Steinback’i önermişti. Halide Edip, Muazzez Tahsin, C. Bronte, E. Bronte, E. Hemingway, J. London, Dostoyevski, J. Austen, kendimce keşfettiğim Simon de Beauvoir ilk gençlik yıllarımın ilk aklıma geliveren yazarları. Felsefe grubu derslerimize gelen Ömer Tuncer beni sanatsal akımlarla ve A. Camus, Schopenhauer, Nietzsche, Kafka gibi yazarlarla tanıştırdı. J.J. Rousseau, B. Russel, D. Carnegie… Hepsini saymam pek mümkün değil ama üniversiteye başladığım yıl son sınıf örencileri olan, yurttaki ablalarım okuduklarım konusunda hayrete düşmüşlerdi. Açıkçası üniversite yıllarımda okuma rotamı çizebilecek pek kimse olmadı. Daha çok felsefe, sosyoloji, psikoloji kitapları edindim. Bu dönemi kendi adıma çok iyi değerlendirdiğimi söyleyemem. Öyküden çok romana ilgi duymuşumdur. Öğretmenlik yıllarımda daha çok okudum. Bir ara kadınla ilgili neredeyse bir kütüphane oluşturdum. Feminizmimi böylece aşabildim.

Kaç kitabınız var veya okuduklarınızın tamamının sizde kalmadığını var sayacak olursak, hangi alanlarda okumayı tercih ettiniz, ödünç alıp geri verdiğiniz ama çok beğenip bunlar arasından kütüphanenize kattığınız kitaplar oldu mu?

Kaç kitabım olduğunu bilmiyorum. Rakamlarla aram çok iyi değil. Önemli birikimim şimdi başka ellerde. Dönemsel okumalarım olur benim. Aynı anda birkaç kitap da okuyabilirim. Roman bin çok içine almışsa gözüm dünyayı görmez olabilir. İlgi alanım da geniştir. Bir ara felsefi metinler, ilk çağ, eski çağ, yunan felsefesine dalmıştım. Bir ara denemeler, mektuplar ilgimi çekti. Bir ara tasavvuf ve dini metinler. Tarihi çok severim ama sistemli okuma alanım olmadı. Sosyal antropoloji yönünden Güney Doğu’yu konu edinen romanlar da okudum. Çok köşeye sıkıştığım bir dönem popüler psikolojiye daldım. Kız Lisesinde öğretmenken kütüphaneden Romain Rolland’ın üç ciltlik Jean Cristophe’sini almıştım. Maaşıma göre pahalı bir kitaptı. Altlarını çize çize iade edilmez bir hal alarak okuduğum kitaplara sahip olma tutkum üstün gelince kütüphaneye yenisini almak z orunda kaldım. Beni çok etkileyen kitaplardan ayrı düşmeye dayanamıyorum.

Kitap alış verişini kimlerle yaparsınız? Kimlerin referansları sizin için belirleyici olmuştur veya işte gazetelerin kitap eklerinde ilginizi çekerek aldıklarınız olur mu?

Açıkçası kitap alışverişini sevmiyorum. İade edilmeyen kitaplarım olmuştur. Okumak isteyene hediye etmeyi tercih ederim. Ya da tavsiye etsinler ben alayım. Hediye ederlerse hiç reddetmem doğrusu. Kimi zaman armağan ettiğim kitapların okunmadığını, anlaşılmadığını görüyorum. Bazen zor durumda olan insanları bir kitabın kurtardığına da tanıklık etmişimdir. Bu beni çok mutlu eder. Her kitap herkesin ihtiyacına cevap vermeyebilir. Bu da doğal. İkiz kardeşim genellikle benim tavsiyelerime itibar eder. Bu hususta anlaştığımızı düşünüyorum. Banu Demirağ ve Nurinisa Eroğlu bir kitap önermişse mutlaka okurum. Son olarak bölge müdürümüz Selen Yavuz beni sıkı bir Ayn Rand okuru yaptı. Bir zamanlar ne güzel Bilge Kitap ve Cumhuriyet Kitap kulüpleri vardı. Somut Dergisi muşteşemdi. Yazko Edebiyat da öyle. Bekir Yıldız’ın kıyametleri koparan “Halkalı Köle” si için ne paneller düzenlenmişti. Sanat Dergileri çok değişti. Radikal ve Cumhuriyet Kitap eklirine de insanlar seçici okuyorlar. Uzmanlaşmak istiyorlar. Vakit, nakit meselesi. Belik de bana kitap önermeye de çekinenler vardır. Gürkan Hacır mesela, Nihat Genç’e bulaştırdı beni. Ben zaten sert kalem olmaya adayım.

Belli konularda kitap arşivi yaptığınız anlaşılıyor söylediklerinizden, yanılıyor muyuz?

Az önce sözünü ettim gibi hangi konuya ilgi duyuyorsam o konuda dönemsel bir seri kitap edinirim. Bu kadın olur, medya olur, din olur, kader olur, iş dünyasıyla ilgili olur, şiir olur, denemeler olur, psikoloji, iletişim, eğitim. O dönem neye taktıysam… Örneğin Krishnamurti’nin neredeyse bütün kitapları var bende. Bir de gazete kupürleri biriktiririm. Kendi sektörümde, yani ulaştırma konusunda kocaman bir arşivim var. Semranım olsa daldan dala derdi herhalde.

Hangi dergilerden beslenirsiniz? Örneğin, Cogito gibi dosya konulara bakarak mı, yoksa abonelik yöntemiyle mi ya da hangi konuyu işlerse işlesin almak suretiyle mi? Ayrıca okumakta oldunuz edebiyat dergileri formasyonunuza neler katıyor ya da bu dergilerde en fazla şiir ile mi, makalelerle mi, neyle ilgilenirsiniz?

Ben artık ille de edebiyat dergisi okumuyorum. Abone de olmuyorum. Biriktirme merakımdan korkuyorum. Bir ara o kadar çok biriktirmiştim ki, üç kere ev taşıdıktan sonra atmak zorunda kaldım. Dönemsel olarak biriktirdiklerimi yeniden gözden geçiriyor ve atıyorum. Roll de, Yeni Harman da, Post Ekspers de ya da herhangi bir başka dergide insanın formasyonuna katkıda bulunabilir, besleyebilir. Her kitap, dergi, yazı okumak içindir. Açıkçası beni yalnızca yazılar ilgilendiriyor. Makaleleri seviyorum ben. Dergide öykü filan aramam. Şiir bir yazıya anlam katmak için varsa daha da güzel olur.

Sizin de yayın kurulunda bulunduğunuz ve ne yazık kısa ömürlü olmuş Ekspres Sanat sürecine yönelik bir şeyler söylemenizi isteyeceğiz, örneğin kimlerle söyleşi yapmıştınız ve bu söyleşiler sizi nasıl etkilemişti? Bu derginin sizin yaşamınızdaki önemi neydi?

Ekspers Sanat, benim yazma sürecime çok katkıda bulunmuştur. Bana güvenenlere çok teşekkür ederim. Yazma hevesim böylelikle eyleme dönüşmüştü. Kendimi ifade edebildiğimi düşünüyorum. Önemli bir tatmin aracıydı o zaman benim için. Çok ciddiye almıştım doğrusu. Bayağı hazırlanıyordum. Arşivim de çok işe yaramıştı. İlk röportajım Metin Güven ile olmuştu. Turgay Nar, Turgut Tuna, Işık Yenersu, İnci Aral… Hilmi Yavuz ile de son bulmuştu. Sanatla ilgili veya Bedri Baykam özelinde yazılarım da yayınlanmıştı. Tahsin Yücel ve Enis Batur’un katıldığı “Okuma Alışkanlığı Üzerine” Türkiye Sosyal Siyasal Ekonomik Araştırmalar Vakfının düzenlediği söyleşiyi kaleme almıştım. Bütün bu yazıların, yeniden sosyalleşmeme katkı koyduğunu söyleyebilirim.

Şu anda Kamil Koç ekibi olarak, “Yolculuk” adlı bir dergi çıkarıyorsunuz. Sizin bu girişimde belirleyici olduğunuzu biliyoruz. Bu sizin daha önceki dergi deneyiminizden kaynaklanan bir ifade şekli mi yoksa bütünüyle sektörel bir kaygıyla mı bu çalışmaya önayak oldunuz? Aldığınız tepkiler, övgüler…

Yolculuk Dergisi, Kamil Koç’tan beklenen bir çıkıştı. Yenilenen kurumsal kimli, kurumsallaşma ve profesyonelleşme çabaları, üst üste bilgi işlem, kalite, insan kaynakları dahil bir sürü kapsamlı proje hayata geçirilirken bu, tamamlayıcı/bütünleyici bir girişimdi. Kurumun bir de mutfak dışında bir sunumu, imajı tazeleyen bir dış yüzü, ruhunu, felsefesini; değer, ilke ve tarzını ortaya koyması, kapalı devre çalışmalarla yetinilmemesi, ailenin yönetimin, bünyenin kavranması da gerekmekteydi. Biz, bunu yapabilirdik. Her şeyden önce isme, sonra kendime ve ekibime güveniyordum. Bunun için yeterince beklenmişti. Artık bence hazırdık. Kişisel birikimin ve tatminimin çok ötesinde kurumsal, yapısal bir birikim söz konusuydu. Nelerin üstesinden gelinmişti. Bu hem camianın hem de yolcunun beklentisiydi. Bu bir borçtu. Üstelik işin gerçeği, dergide yazı işleri müdür olmam ve savcılıktan izin alırken “yolcularımızın hoşça vakit geçireceği bir yayın” amacımızı belirttiğimizden kaygılarım var ve ben, özgürce yazamıyorum. Dışarıya yazarken, örneğin sektör gazetesindeki haftalık yazılarımdan daha çok keyif alıyorum. Bu öyle siyasi içerikli bir düşün dergisi değil. Elli kere düşünüp yazıyorum. Konuları kısıtlıyorum. Kimse tedirgin olsun itemiyorum. Kamil Koç, megalomanisine de girmemeye çalışıyoruz. Dengeler gözetiliyor. Derginin çıkması için yönetimin iradesini ortaya koyması çok sancılı oldu. Çok yıprandım, üzüldüm. Maliyet, içerik, istikrar, hasılı bir çok konuda önemli tereddütler vardı. Bugün bunlar aşıldı. Mücadelesiz olmuyor pek tabii. Olumlu, olumsuz tepkiler alıyoruz. Biz de kendimizi acımasızca eleştiriyoruz. İleride daha fazla zaman ayırabileceğimi düşünüyorum. Sena, en başta beni kutluyor. Onun övgüsü her şeyden önemli. Muhalifti; ama şimdi hakkım teslim ediyor. Tekamüle inanmak gerek. Daha iyi olmayı hedefliyoruz. “Biz olduk” demiyoruz.

Gazeteler bilhassa da Yeni Bursa’ya yazdıklarınız hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Yeni Bursa’da yazı yazmam bu anlamda uzun süre ara vermişliğin tedirginliğini atmama sebep oldu. Kafam hep ne yazacağımla meşguldü. O iş yoğunluğunda annemi kaybetmemin ardından, kızımın yüksek öğrenim için İstanbul’a gitmesiyle iyice eksilmiştim. Bana bir amaç oldu. Yazarak içimi boşaltıyorum ben. Artık motivasyonlu olarak pek çok şeyi unutuyorum. Yazmak da bir iç döküş değil mi? Yaz ve unut… Üstelik beni hiç kısıtlamadılar doğrusu. Avukatım Tuluğ bey yeterince sansürlüyordu yazılarımı. Bu süreçte de iç sansürümü geliştirmeyi öğrendim diyebilirim. Artık neyi, nasıl yazmam gerektiğini biliyorum. Sektör gazetesindeki yazılarım daha az tırpan yiyor. Kalemim kayıyormuş da. Önce kusuyorum. Sonra safların ayıklanması gerekebiliyor. Doğuştan karşıyım herhalde. Bir haykırabilsem şöyle belki daha edebi ve edepli yazabilirim gibi geliyor.

Peki günlük tutuyor musunuz  veya hiçbir yerde kullanılmayacak dahi olsa kendiniz için yazıyor musunuz ve ne yazıyorsunuz? Bunlar da arşivleniyor mu mesela?

Günlük bazı dönemlerde tutarım. Daha çok ileride yazabileceğimi konu başlıklarını defterlere not ediyorum. Ben zaten hemen her gün not tuttuğum ve iş yerinde yazı yazdığım için tarihe not düşüyorum. Sıkıntılarımı yazar, kızıma da okuturum. İleride iş yaşamım ya da kendimle ilgili yazacaklarımın kaynağı olabilirler. Zaman zaman duygularımı da içeren yazılarım var. Yazmak terapi benim için. Kendime sakladıklarım, özel dostlarıma yazdıklarım, gönderilmemiş mektuplarım da var mesela… Birine gönderdiğim bir mektubun fotokopisini saklarım. Emek vermişsem hele…

En çok okuduğunuz yazarlar demeyelim de bu kez en etkileyici bulduğunuz roman kahramanları diyelim…

Ayn Rand’ın kahramanları bugünlerde çok ilgimi çekiyor. Şu sıralar, Ayn Rand en çok okuduğum yazar. İlk yetişkinliğimde Jane Eyre ve Rochester’dan etkilenmiştim. Sezgin Kaymaz’ın Lucky’si mesela. Bu kış Cocker Spaniel cinsi bir köpeğim vardı. Balık, kaplumbağa, kuş dışında ilk defa hayatıma bir köpek girdi. Adı Ateş’ti. Çok da sıcak bir ilişkimiz olmuştu. Çocuğum gibiydi. Hatta bu kızı, Anlam (kızım) çok kıskandı. Çevremde pek çok kişi bu sevgiyi pek çekemedi, aşırı buldular. Bir kaza sonucu çok kısa sürede hayatımdan çıktı. Büyük bir şok yaşadım önce, sonra roman kahramanı köpeği, Luck’yi düşündüm. Tefekkür, tevekkül. Kendimce teselli buldum. Okumak başkalaştırıyor.

Başucu kitaplarınız…

Oruç Aruoba’nın “De ki işte”, Mevlana, Ömer Hayyam ve değişebilen başucu kitaplarım vardır.

Mutlaka okunması gerektiğine inandıklarınız…

Bir zaman şunu mutlaka okuyun diye insanlara ısrar edebilirdim. Belki tavsiye edebilirim. Herkes eğer ihtiyaç duyarsa istediği kitabı bulabilir. Mesela Kur-an, Söylev, Kapital mutlaka okunmalı. Aslında bu konuda tartışmaya girebilmek için bu şart. Yoksa boş konuşmuş oluruz.

Kitap alışverişinizi nerden yapıyorsunuz? Kitap fuarları gibi örgütlü organizasyonlar bu konuda bir boşluğu dolduruyor mu ya da buna dair ne diyebilirsiniz?

Kitap alışverişimi daha çok Dost Kitapevinden yapıyorum. Anlam küçükken onu kitap fuarlarına götürüyordum. Son yıllarda gidemiyorum.l kitapların arasına daldığım zaman kendimden geçebiliyorum. Bazen de ne çok kitap okuduğumu düşünüyorum. Bir kitapçı dükkanım olsaydı dediğim de olmuştur. Çiçekler, müzik, kitap ideal üçlü bence. Uyuyup uyanıp okumak ne güzel olurdu. Şöyle aside, aheste, dingin bir yaşam hayal ederim bazen

Bunu biraz daha açalım öyleyse… Evde, yolda, işte; hangi ortamlarda okuyabiliyorsunuz? Nasıl okumalar oluyor bunlar? Paylaşma ihtiyacı duyuyor musunuz okuduklarınızı?

Her yerde her zaman okuyabilirim. Seyahat sırasında, evde, parkta, kafede, işte, beklerken, deniz kenarında. Altını çizerek, notlar alarak, fotokopi çekerek, düzelterek… Okurken artık kimseyle paylaşmak istemiyorum. Yalnızlığın getirdiği bir şey olsa gerek. Kızım yanımdaysa ona okurum. Bir de Sena ile telefonda paylaşırız bazen. Ya da sayfayı fakslarız. Eğer kitapla çok içselleşmişsem o günlerde hep o kitaptan örnekler veririm. O kitabı baz alırım konuşmalarımda. İnsan kitaplarda kendinden bir şeyler arıyor, soruların cevaplar bulmak istiyor.

Bir başka paylaşım şekli de hediye etmek. Sizin bu konudaki eğiliminizi biliyoruz. Bazen beş tane aynı kitaptan alıp dağıttığınızı da… Bunlar arasında son dönemlerde neler eklendi? Size son dönemde kitap hediye edildi mi?

Ayn Rand eserleri, Marianne Williamson’un Sevgiye Dönüş’ü, Leyla Navaro’nun Beni Duyuyor musun adlı kitaplarından çok sayıda hediye ettim. En son kızım anneler gününde kitap hediye etti bana. Selen hanım ediyor. Beni iyi tanıyor. Akıllı kadın.

Şu ara neler okuyorsunuz? Tek bir kitaba mı yoğunlaşırsınız yoksa aynı anda birkaç kitapla mı hemhal olursunuz? Bu arada iş yaşamı kitapla aranıza nasıl bir mesafe koyuyor? Dilediğiniz kadar okuyabiliyor musunuz? En verimli okuduğunuz dönem hangisiydi?

Şu ara bir oradan, bir buradan. Sait Faik okuyorum mesela. Öykücülüğünü anlamaya çalışıyorum. Denemelerle ilgileniyorum. Murathan Mungan’ın derlediği Kadınlığın 21 hikayesi ve tümüyle erkek yazarların hikayelerini okuyorum. Metis yayınlarından. İlginçtir erkeklerin kadın hikayeleri daha hoşuma gitti. İş yaşamı kitapla arama çok gidi. Öğretmenken, hele de bekarken en verimli okuma dönemlerim olmuştur. Bir de dört yıl kadar önce bir ara çok okudum. Öylesine ağır, yoğun sorumluluklarım ve rüştümü ispat etmem gereken dönemlerim oldu ki… Kendimle kışkırtacak, eğlenecek, boşlayacak her şeyden kaçtım. Kızımla bile istediğim kadar beraber olamadım. Tatil bile yapamadım. Gece gündüz çalışmak zorundaydım. Maalesef dilediğim kadar okuyamadım. Posam çıkana kadar çalıştım, mücadele ettim durdum. Hiç abartmıyorum. Bu dönemin yakın tanıkları var. Şimdi bir daha yapabilir miyim bilemiyorum. Yine yoğunum ama operasyonel işlerle birebir ilgilenmek zorunda değilim en azından

Hangi yazarlarla tanışmak isterdiniz? Nasıl bir sohbet düşlerdiniz?

Tanışmak istediğim yazarlar genellikle hayatta değiller. Yabancılarla da pek mümkün görünmüyor. Ama Yıldırım Türkerle, Murathan Munganla, Can Dündarla, Perihan Mağdenle, Sezgin Kaymazla, İhsan Oktay Anarla, aslında bütün yazarlarla tanışmak iyi olurdu. Çarpıcı, vurucu, aykırı sohbetler fena da olmazdı. Birçok roman okudum, dolayısıyla çok yazar tanıdım. Öyle ille tanışayım istemedim. Kitaplarını tanımak daha ilginçti. İnsanlar neden yazarlar? Kitaplarıyla tanışmamız yetmiyor mu? Biz orada onlarla hemhal olmuyor muyuz? Bu az şey mi? Her okuyan tanışmak isterse ne zaman ve nasıl üretecekler? Kimsenin enerjisini çalmaya hakkımız olmadığını düşünüyorum. Onlar belenecekleri kaynaklara ulaşıyorlar zaten. Dergi sorumluluğu nedeniyle bu bir zorunluluk benim için aslında. Kitaplarını anlatmak da bir çözüm diye düşünüyorum.

Anlamaktan anlaşılmaya geçelim öyleyse… Yayınevlerinin kitap dağıtımı konusundaki politikalarını nasıl buluyorsunuz? Promosyon ve reklama dönük tanıtımlar hakkında neler diyebilirsiniz? Okuru, örneğin sizi kışkırtabiliyorlar mı?

Vallahi işin gerçeği promosyon, reklam; bunlar çağın enstrümanları da olsa bu piyasanın herkese geçit vermediğini, adil olmadığını, yayınevlerinin politikalarıyla korsanı kolayladığını, hele internetin zamanla başka çözümlere gidilmesi gerektiğine yönelik acil sinyaller verdiğini düşünüyorum. Bu konuda çok da teferruata girmek istemiyorum. Birebir içinde değilim. Güçlünün dünyası olduğunu zannediyorum. Pazarlama piyasasının bazen bizi yanılttığını düşünüyorum. İnsan hisleriyle de doğru olana ulaşabilir. Bir isim, ön yazı, kapak yazısı bizi yönlendirebilir. İhtiyacımız olan bizi bulur.

Yabancı dil biliyor olmak ile okumak arasındaki bağ ne kadar belirleyici peki, ihtiyacımız olan bir araç mı sizce?

Yabancı dilim öyle ufkumu açacak boyutta değil. Üniversite son sınıfta Bertrand Russel’ın “The İmpact of science on society” sini meslek dersinde çevirmeye çalışmıştım. İşin gerçeği o kıt İngilizcemle çok da kitaba bulaştım. Anlamaya çalıştım. Metinler okudum. Çevirdim. Eğer bilimselse o metin ve ben biraz da fikir sahibiysem daha rahat anlayabiliyordum. O zaman hocalarım da, yabancılar da şaşırıyordu. İngilizce konuşmaktan, yazmaktan daha kolaydı bir metni okumak, anlamak. O zamanlar özellikle kendi alanımda terminolojide de zorlanmıyordum. Bugün kendi dilime daha fazla nüfus edebiliyorum. Hakim olabiliyorum. Bağlantılar kurabiliyorum. Bütünsel anlamalar ancak kendi dilinde oluyor. İngilizce roman okuyamam mesela. Makaleler yeterli benim için bir dönem tüm bağım kopmuştu. Sözcük unutmuştum ve de tutuklaşmıştım. Yine bir yerlerden yakalamaya çalışıyorsam da akıcı bir İngilizce benim için artık çok zor. Şöyle deyilim iyisi mi, kendi dilim gelişimime yetiyor.

On yıllık öğretmenliğiniz sırasında öğrencilerinize kitap konusunda nasıl bir ufuk açtınız? Onlara kıtap önerdiniz veya bu kitaplar üzerinden soru sordunuz mu? Ya da okuyan bir öğretmen olarak, -üzülerek belirtmek durumundayız, okumayan öğretmenlerden çok çekti bu ülkenin insanı!- sizin bu hasletiniz onlar üzerinde nasıl bir etki yarattı?

Öğrencilerime tesirim olduğunu düşünüyorum. Tahtaya bir sürü kaynak yazardım. Okumaya çok meraklı değillerdi. O zaman ama şimdi bir şeyleri oturtmuşlardır sanırım. Onlara bazı metiler okurdum. Bir kere günlük gazetelerden örnekler, haberler aktarıp, detayları atlamamayı, düşünmeyi öğrettiğimi zannediyorum. Öğretmen rehberdir, gerisi onlara kalmış. Onlar giyimimle, kuşamımla daha ilgili gibi gözükseler de benim rahle-i tedrisimden geçenlerin terminolojisinin farklılaştığını, diğer öğretmen arkadaşlar hep söylemişlerdir. Benim sorularım klasik, kitaba bağlı sorular olmazdı. Biraz zorlardım onları. Müdire hanım pek çok kez öğretmenler kurulunda “burası üniversite kürsüsü değil” diye bana laf çarpmıştır. Onlara alıntı yapmayı, okuduklarını kendi fikirlerine dönüştürmeyi falan vermeye yöneldim; bu arada bilgi düzeyinde sorulardan çok kavrama, uygulama, yorumlama, analiz ve sentez yapabilmelerini sağlamaya çalıştım.

Öğretmenliği bıraktığınıza pişman mısınız? Üniversitede akademisyen olmayı hiç düşündünüz mü? Hayatınızdan memnun musunuz? Yaşamın sizi getirdiği yer hakkındaki duygularınızı açık bir kalple dile getirebilir misiniz desek, çok mu ileri gitmiş oluruz?

Öğretmenliği aradığım olmuştur. İş hayatına girince Yüzme İhtisas Kulübü kurarak gençlerle iletişimimi sürdürdüm. İş yaşamımda da insanların gelişimine katkıda bulunmaya, emeğimi esirgememeye çalıştım. Akademisyenliğinse köşesinden döndüm. Çok şikayet etmeyi istemiyorum. İş yaşamının da bana kattığı çok şey oldu. Geldiğim nokta “hamdım, piştim, yoğruldum” diye özetlenebilir. Her durum, insan, olay bizim için bir sınav, ders diye düşünüyorum. Yaşamamız gerekeni, ihtiyacımız olanı yaşıyoruz. Deneyimlememiz gereken ne varsa ddeneyimleyelim de programımız tamamlansın. Ben öğreniyorum ve yaşımla birlikte değişiyorum. Bundan çok da memnunum. Kendimi onaylıyorum ve kendimi her halimle kabul etmeye başladım. İç huzurum ve dengemi daha rahat kurabiliyorum. Kendimden daha bir hoşnutum. Zaman zaman sendeleyebilirim ama toparlanabilmenin ip uçlarını kavradım. Çok insandan onay da görebiliyorum. Beni her halimle kabul edenler de var. Kendimi sarıp sarmalamakta, kucaklamakta zorlanmıyorum. Kıyaklar yapıyorum, şımartıyorum. Bunun çevreme de, çehreme de yansıdığı söyleniyor. Yaş almak güzel bir şey. Bence yaş, erkekler için dezavantaj. Daha çabuk çöküyorlar. Kadınlar şarap gibi. Yıllar onlara çok şey katıyor.



Yazar : Yüksel BAYSAL Tarih : 07/2005

   

En Son Yazılar
“İNEGÖL’Ü MOBİLYA MARKALARININ ŞEHRİ YAPACAĞIZ” 06/2007
CUMHURİYETİN KAZANIMLARININ KAYBEDİLMESİNDEN KAYGILIYIM” 04/2007
OBJEKTİFLERİN ARASINDAN BURSA 04/2007
PLATO KADERİNE TERK EDİLDİ 04/2007
“KRAMPONLA YALIN AYAĞIN YARIŞTIĞI NERDE GÖRÜLMÜŞTÜR?” 04/2007
BURSA’DA BİR YILDA ON MİLYONU AŞKIN HASTA 02/2007
CARGİLL SORUN OLMAYA DEVAM EDİYOR 02/2007
27 MAYIS İHTİLALİ VE BİR TARİHİ ÇINAR: RECEP KIRIM 06/2006
OSMANGAZİ BELEDİYE BAŞKANI RECEP ALTEPE 06/2006
CARGİLL BURSA’YA İHANETTİR!... 06/2006
TURHAN TAYAN’DAN AKP’YE ELEŞTİRİ OKLARI 03/2006
ŞAİR NAZIM HİKMET GEÇTİ 03/2006
MEHMET ALİ İNAN OKUMAYI IŞIKLI BİR YOLDA YÜRÜMEYE BENZETİYOR 03/2006
DOKUMACI NAZIM HİKMET 03/2006
BURSA’NIN SOYADI SU, RENGİ YEŞİL BEYAZ 03/2006
“POLİTİKADA EN UYUMLU OLAN EN TEPEYE TIRMANIR!” 03/2006
RAİF KAPLANOĞLU, YILLARDIR KAYBOLAN ZAMANIN PEŞİNDE… 01/2006
Niyazi Menteş’i kaybettik. 01/2006
70’Lİ YILLARDAN 2000’LERE BİR SİYASET YOLCUSU… 01/2006
“ÜZÜM İDİLER ŞARAP OLDULAR” 01/2006
“HEY BURSALI BURSALI BELİ İPEK KORSALI” 01/2006
BALKANLAR VE GÖÇ 01/2006
HAYATİ KORKMAZ’IN NEVİ ŞAHSINA ÖZEL SİYASET YOLCULUĞU 11/2005
HAKAN KÖKSAL “YAZDIĞI YERDEN PARA KAZANIYOR!” 11/2005
“BAT-ÇIK’LARA TAKILDIK KALDIK” 11/2005
DEĞERLİ AĞABEYİM 11/2005
BURSA’NIN BANGLADEŞLİLERİ 11/2005
ŞEFFAF MUTFAK DÖNEMİN BAŞLADI TEMİZLİĞİN YENİ ADI: 11/2005
GÜMÜŞHANE 09/2005
SULAR ŞEHRİ BURSA 09/2005
PROF. MUSTAFA DURAK 09/2005
KARA’NIN VERDİĞİ BEYAZ DERS 09/2005
HÜZÜNLER KENTİ 09/2005
NİLÜFER DERESİ, GÖKSU GİBİ OLACAK 09/2005
BENER ÖZCAN İKİNCİ HAYATINI BİR GEZGİN OLARAK YAŞIYOR 09/2005
BURSA KÜLTÜR YOLU CANLANDIRMA PROJESİ 07/2005
DOĞUNUN VE BATININ BİLGELERİ 07/2005
OKUR YAZAR BİR YOLCU 07/2005
HATIRLA SEVGİLİ AK PARTİ 06/2007
CELAL BAYAR VE BURSA 06/2007
MİLLİYETÇİLİK KİMİN İDEOLOJİSİDİR? 04/2007
TABULAR RAFA, DEMOKRASİ MEYDANA 04/2007
CUMHURBAŞKANI KİM OLMALI? 04/2007
BURSA’DA BİR YILDA ON MİLYONU AŞKIN HASTA 02/2007
YASALAR MI DEĞİŞMELİ KAFALAR MI? 02/2007
FARUK ÇELİK RÖPORTAJI 02/2007
RECEP ALTEPE RÖPORTAJI 06/2006
LAİKLİK ÇATIŞMA ARACI OLDU 06/2006
BURSA’DAN NAZIM GEÇTİ Mİ? 03/2006
GELECEĞİMİZİN TEMİNATI ÇOCUKLAR 03/2006
SEVİLEN VE BUDANAN ADAM TURHAN TAYAN 01/2006
BURSA’DA DOĞALGAZ REZALETİ 01/2006
ANKARA’YA YOLU DÜŞENLERE ÇAĞRI 11/2005
BURSA’DA İPEK, HEREKE’DE HALI 01/2006
UNUTULAN BURSA’DAN İZLENİMLER 11/2005
MEDENİYET PROJESİ AVRUPA BİRLİĞİ 11/2005
KARADENİZ’İN ÖZ EVLADI 09/2005
MEYDANSIZ ŞEHİR, HEYKELSİZ MEYDAN OLMAZ 09/2005
İSLAMCILAR SAHİDEN DEĞİŞTİ Mİ? 09/2005
KİMLERİN EİNSTEİN’I VAR? 07/2005
TAHTAKALE’YE GÜZELLEME 07/2005
“ORDA BİR KÖY VAR UZAKTA!” 07/2005
MİNİKLERİN GÖZÜNDE DÜNYA 07/2005
DÖNEMİN İÇİŞLERİ BAKANI MEHMET GAZİOĞLU SİVAS’I UNUTAMIYOR: 07/2005
KENT MEYDANINA KAVUŞUYOR… 07/2005
İLK KURTARILACAK, DOĞAL ALANLAR 07/2005
DEMOKRAT BAKIŞ’A İNCE BİR BAKIŞ 07/2005
FUAT SAKA RÖPORTAJI 07/2005
ERDEM SAKER 07/2005
ONLAR BİZİ İSTİYORDU! 06/2005
AYDINLANMA VE DİN 06/2005
1.LEYLEK ŞENLİĞİ KUTLANDI! 06/2005
TAŞIN IZDIRABI 06/2005
MUSTAFA KARA 06/2005
MUTFAKTAN MİTİNGE… 06/2005
KİM BU DEDE? 06/2005
BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANI HİKMET ŞAHİN : 06/2005
DOĞUNUN VE BATININ BİLGELERİ 06/2005
“BU MEMLEKET BİZİM… BİZİM DOSTLAR BİZİM” 06/2005
BKSTV GENEL SEKRETERİ AKİF KOÇYİĞİT: 06/2005
44. BURSA FESTİVALİ 06/2005
ŞEHRİN İÇİNDEN İMPARATORLUK GEÇTİ 05/2005
METAL FIRTINA’DA YANITLANMAYAN SORULAR? 05/2005
KEMAL EKİNCİ 05/2005
KARŞINIZDA BURSA ODA ORKESTRASI! 05/2005
İÇ BAHARINIZ DAİM OLSUN 05/2005
BURSA’DA YAŞAYAN BİR İLİŞKİ AVCISI : HAKAN AKDOĞAN 05/2005
10 DAKİKA ARA!!! 05/2005
Mehmet Gedik Röportajı 06/2005
Ertuğrul YALÇINBAYIR Röportajı 05/29/2012
YERYÜZÜNÜN LANETLENMİŞ HALKI YAHUDİLER 05/29/2012
DEMOKRAT DEVLET 05/29/2012