GÜMÜŞHANE

Öyle geziler vardır ki, gidersiniz, daha dönerken bile gördükleriniz unutursunuz. Kazancınız sadece yaşadığınız o mutlu günler olur.
Bazı gezilerde ise gözlem yapma olanağınız olur. Toplumsal yapıyı, insan ilişkilerini, siyasal durumu, ekonomik gelişmişlik düzeyini vs…
Bazen gezdiğiniz yer, coğrafi anlamda adeta bir tür laboratuar görevini görebilir…
Hatta dünya görüşünüzü bile etkileyip, belli ölçülerde değişime uğratabilir. Örneğin, yıllar önce gittiğim İsrail, özellikle de Kudüs, beni bu denli etkileyen yerlerden biriydi.
Temmuz ayı sonlarında yaptığımız Doğu-Karadeniz, Gümüşhane gezisi neredeyse aynı işlevi gördü.
Beklediğimle bulduğum, düşündüğümle gördüğüm, hayal ettiğimle gerçek epey farklıydı.
YOLCULUK BAŞLIYOR
Gümüşhane yolculuğuna sabah erken Fomara’da buluşarak başladık. İki minibüs bizi, Bursa’dan Sabiha Gökçen Havaalanı’na taşıdı.
Kısa bekleyişin ardından Türk Havayolları’nın Trabzon uçağında yerimizi aldık.
Keyifli bir yolculuk sonrasında Trabzon’daydık. Gümüşhane yazılı minibüsler bizi bekliyordu.
İlk hedefimiz Akçaabat oldu. Kenti boydan boya geçerek, deniz kenarındaki köftecilerde mola verdik. Yedikten sonra anladık ki, her şey yerinde daha güzelmiş.
Gümüşhane’ye, doğru yola çıktığımızda, taşıtlarımız dağların arasında ilerledikçe Doğu Karadeniz’in bildik görüntüleri sıralanmaya başladı.
Görüntüler bildik bildik olmasına ama yine de bıkmadan birbirimize “Yahu evler de ne kadar birbirinden ayrı yerde yapılmış” diyoruz.
Ve uzaktan Maçka’nın taşlı yolları görünmeye başlıyor.
Vee ikinci mola…
Maçka’da çay içmek için duruyoruz.
“Vayyy be, uğruna türlüler yakılan Maçka bu muymuş?”
İki dağın arasında küçük mü küçük bir kasaba…
12 Eylül öncesinin “Küçük Moskava”larından biri…
İçimden şöyle geçiyor.
“Ulan bunun hepsi Moskova olsa ne yazar?”
Gene de Maçka işte…
Çay içmek için durduğumuz kahve, boydan boya Atatürk resimleriyle dolu…
Tümünün altında güzel sözler…
“Ulusal benliği bulunmayan uluslar, başka uluslara av olurlar.”
“Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine uluslararasında hiçbir renk, din ve ırk ayırımcılığı gözetmeyen yeri bir uyum ve işbirliği çağı egemen olacaktır.”
Dilerim bu çağ çok uzak değildir. Yoksa insanoğlunun düşlerini gerçekleştirebileceği bir yeryüzü bile kalmayacak ortada.
SÜMELA’YI ÇAMURA BATIRMIŞLAR
Maçka’ya kadar gelip, Sümela Manastırı’nı görmemek olur mu?
Roma imparatorlarının zulmünden kaçıp, ta buralara kadar gelen papazların kurduğu Manastır, sanki insan yapımı değil…
Çık Allah çık; ovaları, dağları, dere kenarlarını, ormanı geç, dik bir kayalığın içine git sen buraya okul yap.
Dini yaymak da zor işmiş…
Adamlar bin küsur yıl önce onca zahmete katlanıp kayaların içine bu Manastır’ı yaptırmış anma, bizler o yapı için şimdi bile bir şey yapmaya yanaşmamışız.
Sümela’dan ayak bastı parası almayı akıl eden Kültür ve de dahi Turizm Bakanlığı, oraya çıkacak doğru düzgün bir yol yapmamış, yaptırmamış…
Bendeniz, yolun bir kısmını, Diyojen gibi çıplak ayakla gezmek zorunda kaldım.
Yanımdan geçen yerli ve yabancı turistler, “en iyisini sen yaptın!” diyerek, kendi çapımda protesto anlamını taşına bu davranışıma destek verdiler.
Çamura battım ama aslında çamura batan ben değil turizmin ta kendisiydi.
GÜMÜŞHANE’NİN ASMA KİLİDİ: ZİGANA TÜNELİ
Maçka’dan sonra Zigana dağına doğru tırmanıyoruz.
Ah! İşte orda Hamsiköy tabelası…
Bir mola da burada veriyoruz.
Sütlaç yemek için…
Müthiş otantik bir ortam, her yer kilimle kaplı; Karadeniz’in özgün el yapımı aletleri dör7t bir yana serpiştirilmiş…
Orada ilk kez fark ettim ki, Karadeniz’de hizmet sektörü oldukça gelişmiş…
Turizmin kazandırdıklarıyla ilgisi olsa gerek…
Yolumuza devam ediyoruz.
Geçit vermez sanılan meşhur Zigana’nın beli kırılmış; tünelin ucundaki ışık, Gümüşhaneye umut olmuş.
Bir yazarın deyimiyle Gümüşhane kilidi açılmış.
Yaklaşık 2 kilometrelik bir tünel açılarak, Trabzon-Gümüşhane yolu 25 kilometre kısalarak, 100 kilometreye inmiş.
Hayret ki, ne hayret!..
Tünelin Trabzon tarafından yağmur, sis, boran, yeşillik, nem ve göz alabildiğine orman…
Tünelin o tarafında güneş, kuru bir hava, yine yeşil ve ufku gören bir bakış…
Artık Gümüşhane yolundayız. Sağa sola sapmadan Harşit çayını takip ediyoruz.
Ve işte 29.kent…
BÖYLE FESTİVAL OLUR MU?
Hava karardığı için nasıl bir kentte olduğumuzu pek anlayamıyoruz. Otele yerleştikten sonra tura çıkıyoruz.
Kuşburnu ve Pestil Festivali’nin yapıldığı alan hınca hınç dolu…
Sanki bütün Gümüşhane orda.
Küçük kentler biraz öyledir.
Donuk, sönük, eğlencesi olmayan bu tür kentler için festivaller bir tür sirk gibidir.
İnsanlar birbirlerini seyretmek için gelirler biraz da…
Doğrusunu söylemek lazımsa hayal kırıklığına uğradım.
Kötü bir program hazırlanmış.
Üçüncü sınıf saz şairleri, bozuk bir ses düzeniyle insanların kulaklarını perişan ettiler.
Doya doya eğlenmeye gelen halk, bizatihi kalabalığın kendisiyle mutlu olmuş mudur bilemem ama ötesi yok.
Diyebilirim ki, bu gürültü ve görüntü Gümüşhane’ye yakışmadı.
Birkaç lafım da standlara…
Koca Gümüşhane’de sergilenecek, satılacak hiç mi düzgün bir şey üretilemez?
Tam ben bunları düşünürken, Hürriyet muhabiri arkadaşım Hüseyin, bir bayan polisle tanıştırdı beni…
Eşi ve kalbi Bursa’da, kendisi zorunlu görev için Gümüşhane’deymiş.
İlk kez bir polis memurundan, Gümüşhane’nin ne kadar tutucu olduğunu duyuyorum.
“Peki” diye soruyorum, “gezen açık bayanlar ne oluyor?”
“Onlar festival için buraya gelmiş yabancılar” diyor.
Belki sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim.
Gümüşhane kabuğunu kırmak istiyorsa, kadınları üretime katmalı ve uluslar arası çapta bir festival düzenlemeye çalışmalı. Yoksa Bayburt gelir öne geçer, Kelkit gelir ileriye gider ama Gümüşhane yerinde sayar.
ÖRÜMCEK ORMANI
Gezinin ikinci günü hedefimiz Kürtün ilçesi ve meşhur Örümcek Ormanı…
Gerçi Gümüşhane’ye gidene kadar buranın bu kadar ünlü olduğunu bilmiyordum.
Kürtün ilçesine giderken Özkürtün tabelası dikkatimizi çekiyor.
Kamera şakası gibi…
Sel felaketi nedeniyle ilçe taşınıyor ama Özkürtünlüler yerinde kalma konusunda direniyor ve beldelerine bu adı veriyor.
Kürtün, uçurumların dibinde kurulmuş küçük şirin bir kasaba…
Harşit çayını geçerek dağlara doğru yol almaya başlıyoruz.
Uçurumlar, uçurumlar, uçurumlar...
Yol dar, aşağı yuvarlansak, kimliklerimizi ancak DNA testi ile saptayabilirler.
Yaklaşık 45 dakikalık yolculuğun ardından Örümcek Ormanına varıyoruz.
Daha girişte, bizi sırım gibi dümdüz, pürüssüz, göğe doğru uzanan ağaçlar karşılıyor.
Örümcek Ormanında Doğu Ladini ve Doğu Karadeniz Göknarı bulunuyor.
Yaşları da boyları da çok uzun…
30 bin hektarı bulan Örümcek Ormanı, tipik bir Karadeniz yerleşim birimi…
Örümcek Ormanı, adını ilk duyanlarda bile korkuyla karışık saygı uyandırıyor. Gerçekten de örümcek ağı gibi sık, geçit vermez bir ormanla karşı karşıyayız.
Ormanlar genellikle bulundukları yer adıyla anılmalarına rağmen burada tersi olmuş. Yorgun halimizle ormana girmeye cesaret edemiyoruz ve yarım saat mola verip dönüyoruz.
Onca yorgunluğumuza rağmen molayı kemençe ve horonla değerlendirmeden duramıyoruz.
Ve dönüş…
Heref Karaca Mağarası…
MİLYON YILLIK MAĞARA
Aynı yolu geriye dönüp Torul’u geçip Gümüşhane’ye ilerlerken, sola sapıyoruz.
Yeniden dağlara doğru tırmanmaya başlıyoruz. Bu kez çıkış çok korkutucu değil.
Uçurumlar var ama asfaltlanmış yol diğerine oranla daha düzgün…
Tepeye vardığımızda önce turistik tesisler karşımıza çıkıyor.
İnsanoğlu yukardan bakmayı her zaman sever.
Kentlerin, dağların eteklerinde kurulmasındaki başlıca nedenlerden biridir.
London Eye, Eyfel Kulesi, Ankara’daki Ata Kule’de, dağın olmadığı yerde kente yukardan bakmanın Abdurrahman Çelebisi oluyor.
Biz de Karaca Mağarası’nın tepesinden aşağılara bakıyoruz.
Sonra mağaranın içine giriyoruz.
Burası renkli bir filin platosu sanki.
Işıklandırışlı sarkıt ve dikitler…
Gözlerimizi bir an bile bu muhteşem tablodan alamıyoruz.
Milyonlarca yıl süren bir oluşum bu gördüklerimiz.
Yüzeyden sızan sular, çürümüş bitki artıkları arasından ve topraktan geçerken zeminde çözülmelere neden oluyor. Akan bu su, kireçtaşlarını bir sanatçı titizliğiyle şekillendiriyor. Sarkıt ve dikitler böyle oluşuyor.
Sadece bir santimetre damlataşın 50-60 yıldan oluştuğu hesap ediliyor ve böylece sarkıtların uzunluğundan mağaranın yaşı bulunuyor.
Şunu söylemek lazım. Karaca Mağarası’nın oluşumu devam ediyor.
Henüz oluşum aşamasında olan ve ziyarete açılmamış bölümler var.
Aslında ne kadar betimlesem yanda gördüğünüz gibi resimlerini de koysam, yine bu mağaraların güzelliği tam anlatılamaz. Ancak görmek ve gezmek gerekir.
Gümüşhaneli Yazar Niyazi Karabulut, çok güzel anlatmış Karaca Mağarasını…
“İçeriye girer girmez büyük bir kudret karşısında içinizi bir ürperti kaplar. Başka bir aleme göç eylemişsinizdir sanki. Yüce Mevlana’nın kayaların içerisine sakladığı eşsiz bir güzellik karşısında diliniz tutulur. Seyre dalarsınız.”
AYDIN DOĞAN’IN İNEKLERİ
Gezinin ikinci günü akşamı Zigana Tatil Köyü’nde kaldık. Onca yorgunluğumuza karşın bu güzel tatil köyünde gece geç vakitlere kadar eğlendik.
Kaptan Yılmaz, mahalli bir sanatçı olmasına karşın, her yörenin türküsünü çok iyi söyleyebiliyor.
Onun türküleri eşliğinde bol bol horon teptik.
Sabah, Zigana’nın muhteşem manzarası eşliğinde uyandık.
Ahşam barakalarımızın balkonundan tertemiz Zigana havasını solumak müthiş keyifliydi.
Güzel bir kahvaltı sonrasında Gümüşhane’nin diğer ilçelerini de dolaştık.
Önce Kelkit, sonra Şiran ve akşama doğru Köse ilçesini gördük.
Gezinin en ilginç ayrıntılarından biri Aydın Doğan’ın Kelkit’teki çiftliğinde gördüklerimizdi.
ABD’den getirilen hayvanlar doğal ortamda yaşıyor ve her türlü istekleri anında karşılanıyor.
Çitlerle çevrilmiş büyük bir alanın içinde hayvanlar özgürce dolaşıyor, istedikleri an ahıra giriyor, istedikleri kadar yem yiyebiliyorlar.
İneklerin süt vermesinin önündeki en büyük engellerden biri stresmiş…
Ondan dolayı ineklere günde iki kez şekerli Türk kahvesi veriliyormuş.
Bu hayvanların bu kadar özgür ve rahat yaşadığını öğrenince, arkadaşlarımız “Aydın Doğan’ın inekleri bile bizden iyi yaşıyor” esprilerini yapmadan duramadılar tabii.
Meğer bu inekler, doğal süt uğruna bu kadar el üstünde tutuluyormuş. Bu sütler, büyük marketlerde diğerlerinden farklı bir fiyatla satılıyormuş.
ESKİ GÜMÜŞHANE
Gezimizin üçüncü gününde eski Gümüşhane’ye gidiyoruz.
Şimdiki Gümüşhane Harşit çayının kenarında boylu boyunca uzanıyor. Oysa eski Gümüşhane, gümüş yataklarının bulunduğu tepede…
Buradaki dik yamaçta eskiden kiliseler, camiler kuruluymuş. Rumların, Ermenilerin yaşadığı bir yapı varmış. Geçen yüzyılın başına kadar kardeşçe yaşamış ve geçinmişler.
Sonra, milliyetçilik uğruna birbirine düşmüşler.
Gümüşhaneli yazar Karabulut, bu durumu çok güzel ifade ediyor:
“Eski Gümüşhane bir hüzün tablosu halinde karşımızda duruyor. Bir Gümüşhaneli için bu tablo ne acıdır. Yıkık minareler, camiler, evler, hamamlar, kiliseler, oklarını yüreğinize saplar adeta.
O kadim Osmanlı şehrini harabeye çeviren hangi savaştır, hangi depremdir? Yoksa Hiroşimaya atılan atom bombası buraya mı düştü? Hayır, hayır. Sadece terk edilmişlik. Mahalleler duvar yıkıntısı, pırıl pırıl parlayan çarışlar harabe, dükkanlar samanlık olarak kullanılıyor. Bahçelerine gül bahçesi yerine ısırgan otları bitivermiş. Ne dayanılmazdır bu yıkıntı, bu çöküntü. Koskoca şehir üzerinize çökmüş sanırsınız.”
Tarihin izlerini sürerek, bazı kiliseleri gezdik. Çok şükür, tarih bilinci oluşmaya başlamış. Yıllardır yakıp, yok etmeye, kırmaya dökmeye alışmış bir halk yavaş yavaş uyanıyor ve koruma bilinciyle bazı yapıları restore ediyor.
Hüznün tesellisi de böyle oluyor.
GEZİNİN AMACI
Ünlü bir Kızılderili reisi, “Ben rüzgarın özgürce estiği ve güneşin ışıklarını kesecek hiçbir şeyin olmadığı kırlarda doğdum. Ben kuşatılmış alanların olmadığı ve her şeyin özgürce soluk aldığı yerlerde doğdum” demişti.
İşte bu tür yerlerde doğan Karadeniz insanı, doğdukları yerde doymayınca, göç ediyor çaresiz.
Kemal Ekinci’nin deyişiyle toprağın kovduğu insanlar oluyorlar.
Gümüşhane’nin evlatları da böyle uzaklaştılar memleketlerinden…
Oradan çıktılar, Bursa’yı, İzmir’i, İstanbul’u mesken tuttular.
Onlar için bugünkü soru şu?
Biz, bağrından kopup geldiğimiz bu topraklar için ne yapabiliriz?
Gümüşhane gezisinin ana amacı buydu?
Tanıtmak, göstermek, destek olmak…
Umarım amaçları gerçekleşmiştir.
SON SÖZ
Yazar Karabulut, Gümüşhane’yi tanımlarken “Haşin dağların utangaç çocuğudur Gümüşhane. Dağların ardına saklanmıştır mahremiyetini korumak için. Göğün maviliklerine uzanan başı dumanlı dağlar Gümüşhane’yi seyyahlardan uzak tutmuştur. Gümüşhane’nin keşfedilmemiş olmasının sebebi haşin coğrafyasıdır. O Kaf dağının ardındaki masal diyarıdır” diyor.
Biz gittik ve o masal diyarını gördük.

 



Yazar : Yüksel BAYSAL Tarih : 09/2005

   

En Son Yazılar
“İNEGÖL’Ü MOBİLYA MARKALARININ ŞEHRİ YAPACAĞIZ” 06/2007
CUMHURİYETİN KAZANIMLARININ KAYBEDİLMESİNDEN KAYGILIYIM” 04/2007
OBJEKTİFLERİN ARASINDAN BURSA 04/2007
PLATO KADERİNE TERK EDİLDİ 04/2007
“KRAMPONLA YALIN AYAĞIN YARIŞTIĞI NERDE GÖRÜLMÜŞTÜR?” 04/2007
BURSA’DA BİR YILDA ON MİLYONU AŞKIN HASTA 02/2007
CARGİLL SORUN OLMAYA DEVAM EDİYOR 02/2007
27 MAYIS İHTİLALİ VE BİR TARİHİ ÇINAR: RECEP KIRIM 06/2006
OSMANGAZİ BELEDİYE BAŞKANI RECEP ALTEPE 06/2006
CARGİLL BURSA’YA İHANETTİR!... 06/2006
TURHAN TAYAN’DAN AKP’YE ELEŞTİRİ OKLARI 03/2006
ŞAİR NAZIM HİKMET GEÇTİ 03/2006
MEHMET ALİ İNAN OKUMAYI IŞIKLI BİR YOLDA YÜRÜMEYE BENZETİYOR 03/2006
DOKUMACI NAZIM HİKMET 03/2006
BURSA’NIN SOYADI SU, RENGİ YEŞİL BEYAZ 03/2006
“POLİTİKADA EN UYUMLU OLAN EN TEPEYE TIRMANIR!” 03/2006
RAİF KAPLANOĞLU, YILLARDIR KAYBOLAN ZAMANIN PEŞİNDE… 01/2006
Niyazi Menteş’i kaybettik. 01/2006
70’Lİ YILLARDAN 2000’LERE BİR SİYASET YOLCUSU… 01/2006
“ÜZÜM İDİLER ŞARAP OLDULAR” 01/2006
“HEY BURSALI BURSALI BELİ İPEK KORSALI” 01/2006
BALKANLAR VE GÖÇ 01/2006
HAYATİ KORKMAZ’IN NEVİ ŞAHSINA ÖZEL SİYASET YOLCULUĞU 11/2005
HAKAN KÖKSAL “YAZDIĞI YERDEN PARA KAZANIYOR!” 11/2005
“BAT-ÇIK’LARA TAKILDIK KALDIK” 11/2005
DEĞERLİ AĞABEYİM 11/2005
BURSA’NIN BANGLADEŞLİLERİ 11/2005
ŞEFFAF MUTFAK DÖNEMİN BAŞLADI TEMİZLİĞİN YENİ ADI: 11/2005
GÜMÜŞHANE 09/2005
SULAR ŞEHRİ BURSA 09/2005
PROF. MUSTAFA DURAK 09/2005
KARA’NIN VERDİĞİ BEYAZ DERS 09/2005
HÜZÜNLER KENTİ 09/2005
NİLÜFER DERESİ, GÖKSU GİBİ OLACAK 09/2005
BENER ÖZCAN İKİNCİ HAYATINI BİR GEZGİN OLARAK YAŞIYOR 09/2005
BURSA KÜLTÜR YOLU CANLANDIRMA PROJESİ 07/2005
DOĞUNUN VE BATININ BİLGELERİ 07/2005
OKUR YAZAR BİR YOLCU 07/2005
HATIRLA SEVGİLİ AK PARTİ 06/2007
CELAL BAYAR VE BURSA 06/2007
MİLLİYETÇİLİK KİMİN İDEOLOJİSİDİR? 04/2007
TABULAR RAFA, DEMOKRASİ MEYDANA 04/2007
CUMHURBAŞKANI KİM OLMALI? 04/2007
BURSA’DA BİR YILDA ON MİLYONU AŞKIN HASTA 02/2007
YASALAR MI DEĞİŞMELİ KAFALAR MI? 02/2007
FARUK ÇELİK RÖPORTAJI 02/2007
RECEP ALTEPE RÖPORTAJI 06/2006
LAİKLİK ÇATIŞMA ARACI OLDU 06/2006
BURSA’DAN NAZIM GEÇTİ Mİ? 03/2006
GELECEĞİMİZİN TEMİNATI ÇOCUKLAR 03/2006
SEVİLEN VE BUDANAN ADAM TURHAN TAYAN 01/2006
BURSA’DA DOĞALGAZ REZALETİ 01/2006
ANKARA’YA YOLU DÜŞENLERE ÇAĞRI 11/2005
BURSA’DA İPEK, HEREKE’DE HALI 01/2006
UNUTULAN BURSA’DAN İZLENİMLER 11/2005
MEDENİYET PROJESİ AVRUPA BİRLİĞİ 11/2005
KARADENİZ’İN ÖZ EVLADI 09/2005
MEYDANSIZ ŞEHİR, HEYKELSİZ MEYDAN OLMAZ 09/2005
İSLAMCILAR SAHİDEN DEĞİŞTİ Mİ? 09/2005
KİMLERİN EİNSTEİN’I VAR? 07/2005
TAHTAKALE’YE GÜZELLEME 07/2005
“ORDA BİR KÖY VAR UZAKTA!” 07/2005
MİNİKLERİN GÖZÜNDE DÜNYA 07/2005
DÖNEMİN İÇİŞLERİ BAKANI MEHMET GAZİOĞLU SİVAS’I UNUTAMIYOR: 07/2005
KENT MEYDANINA KAVUŞUYOR… 07/2005
İLK KURTARILACAK, DOĞAL ALANLAR 07/2005
DEMOKRAT BAKIŞ’A İNCE BİR BAKIŞ 07/2005
FUAT SAKA RÖPORTAJI 07/2005
ERDEM SAKER 07/2005
ONLAR BİZİ İSTİYORDU! 06/2005
AYDINLANMA VE DİN 06/2005
1.LEYLEK ŞENLİĞİ KUTLANDI! 06/2005
TAŞIN IZDIRABI 06/2005
MUSTAFA KARA 06/2005
MUTFAKTAN MİTİNGE… 06/2005
KİM BU DEDE? 06/2005
BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANI HİKMET ŞAHİN : 06/2005
DOĞUNUN VE BATININ BİLGELERİ 06/2005
“BU MEMLEKET BİZİM… BİZİM DOSTLAR BİZİM” 06/2005
BKSTV GENEL SEKRETERİ AKİF KOÇYİĞİT: 06/2005
44. BURSA FESTİVALİ 06/2005
ŞEHRİN İÇİNDEN İMPARATORLUK GEÇTİ 05/2005
METAL FIRTINA’DA YANITLANMAYAN SORULAR? 05/2005
KEMAL EKİNCİ 05/2005
KARŞINIZDA BURSA ODA ORKESTRASI! 05/2005
İÇ BAHARINIZ DAİM OLSUN 05/2005
BURSA’DA YAŞAYAN BİR İLİŞKİ AVCISI : HAKAN AKDOĞAN 05/2005
10 DAKİKA ARA!!! 05/2005
Mehmet Gedik Röportajı 06/2005
Ertuğrul YALÇINBAYIR Röportajı 05/29/2012
YERYÜZÜNÜN LANETLENMİŞ HALKI YAHUDİLER 05/29/2012
DEMOKRAT DEVLET 05/29/2012